12 Ocak 2011 Çarşamba

Alduran'ın Sırrı ve Kurnazlığı / Hasip TURAN


ALDURAN’ın  SIRRI ve  KURNAZLIĞI 

Alduran kimdi?

Gerçek adını bilmiyordum, öğrenemedim ve ona köyde adıyla hitap edildiğini de hiç duymadım. O Alduran’dı. Alduran, ikinci eşinden Mehmet, Rıza, Saime ve Hüseyin adlarında dört çocuğu olan dul bir kadın ve benim ev sahibimdi. Güler yüzlü, metanetli, yerine göre espri yapabilen, yapılan espiriyi anlayan, yardım sever, çıkarlarını da koruyabilen özelliklere sahip biriydi. Hem komşum hem de ev sahibim olduğu için kendisi ve çocuklarıyla çok sık görüşürdüm. Hazır sözü açılmışken biraz da çocuklarından bahsedeyim.

Çocuklarının en büyüğü olan Mehmet, yaşına göre uzun boylu, sakin, konuştuğu zaman yavaş yavaş fakat az konuşurdu. Sorulanlara da kısa yanıtlar verirdi.

Rıza, kısa boylu, cin bakışlı, konuşkan, ne demek istenildiğini lafın nereye varacağını hemen kavrayan kıvrak zekalıydı. Saime, üç ve dördüncü sınıfta öğrencimdi. Okulda çalışkan ve dikkatliydi. Ev işlerinde de hamarat ve becerikliydi. Hüseyin’in yaşı çok küçük olduğu için benim maskotumdu. Sabah kahvaltılarımı ve akşam yemeklerimi sık sık onunla beraber yerdim. Bu hem onun, hem de benim pek hoşuma giderdi. Ona şakalar yapar, kızdırmak için takılırdım. Onu çok sevdiğimi bildiği için hiç kızmazdı. Hepsinin de gözlerinin içi gülerdi, bana karşı saygılı,terbiyeli ve çekingendiler. 

Şayet hakkın rahmetine kavuştuysa, ona ve hakkın rahmetine kavuşan tüm karderelilere Allahtan rahmet dilerim, ruhları şadolsun...

Şimdi anımı yazmaya devam edebilirim.

Kollarımda, göğsümde ve sırtımda pençe pençe kırmızı şişlikler oluşmağa ve bu yerler kaşınmaya başladı. Bir hafta on gün kadar çektim bu sıkıntıyı. Kazaya indiğimde doktora gösterdim. “ Bunlar neye alamet, doktor ?“ diye sordum. Doktor  “Hoca, senin karaciğerin bozulmuş” dedi. Ben “ Bırak şimdi dalga geçmeyi de işin aslını söyle! Ben, devamlı içki içen, sağlığına dikkat etmeyen, yaşlı biri değilim ki karaciğerim bozulsun.” dediğimde, Doktor, “ Yalnız içki içenlerin karaciğeri bozulmaz. Karaciğer bozukluğunun, hastalığının çok değişik nedenleri olabilir. Örneğin bunlardan biri de tek tip gıdayla beslenmektir. Senin bünyen buna alışkın olmadığı için karaciğerin isyan etmiş. Merak etme. Sana bir ilaç yazacağım, en kısa zamanda sağlığına kavuşacaksın. Fakat bundan sonrası için yediklerini çeşitlendireceksin. Bunu yapmazsan, tekrarlayabilir” dedi. İlaçlarımı aldım, onun tavsiye ettiklerini aynen uyguladım. Tabii bazı istisnalarla! Dediği gibi kısa zamanda normal halime döndüm.

Köyde et ve sebze olmadığı için ben bu eksikliği gideremiyordum. Ancak, kazaya ve Erzincan’a gittiğimde bir kaç günlüğüne bu besinlerden yararlanabiliyordum. Köydeki bazı kimseler ise et ihtiyaçlarını kestikleri hayvanların etlerini önce güneşte kurutuyorlar sonra kendi usullerine göre bu etleri uzun zaman dayanabilecek şekilde işlemden geçiriyorlar ve kışın yiyorlardı. İşte ben, bu olanaktan mahrumdum.

Peki ne yiyordum ? Yediklerimin başında MİLLİ yemeğimiz olan kuru fasulye geliyordu. Devamı, pirinç pilavı, bulgur pilavı, makarna, patatesti. Yemeğimi de kendim pişirdiğim için bazen, pişirdiklerim yemekten gayri her şeye benziyordu. İşte böyle bir beslenme benim karaciğerimi hasta etmiş!

1963 yılının şubat ayındaki sömestr tatilinde memleketime gittim. Dönüşümde bir büyük kasa konserve sebze getirdim. Hemen hemen konservesi yapılan her sebze türünden getirmiştim.  Bunlarla nasıl yemekler yapılacağını da annemden öğrenmiştim. Yaz tatiline kadar yemek konusunda hiç sıkıntım olmadı.

İşte anımın püf noktası bu konservelerden sonra başlıyordu. Yemek pişirmek için açtığım boş teneke konserve kutularını, odamın karşısındaki bahçeye atıyordum. Bahçe, Alduran'ındı ve  bahçesinde tavukları geziniyordu. Tavuklarını yemlemek için bahçeye girdiğinde boş kutuları görür, bunları toplar, yıkayıp temizler. Sonra bana geldi  "Aboo hoca sen o kutuları niye fıldırıp atıyorsun, bundan sonra atma, boşalanları bana ver” dedi. Ben “Ne yapacaksın sen o boş kutuları ?” dedim. “ Ben onların içine, tarlaya giderken yemek, yoğurt koyarım.” dedi. O konuşmamızdan sonra boşlanan kutuları ve zaman zaman da pişirdiğim sebze yemeklerinden onlara vermeye başladım.

Birgün bir öğrencim geldi “ Öğretmenim, annem senden, Alduran’a verdiğin konserve kutularından istiyor.” dedi. Ben de o anda boşalan kutulardan bir kaç tanesini verdim öğreciye. Bunu duyan Alduran  ertesi gün bana “Aboo hoca, Niye kutuları başkasına dağıtıyorsun? Hani hepsini bana verecektin ya !” dedi. “Ya hu Alduran sana çok verdim, biraz da başkalarına vereyim” dediğimde “ Sen gidince ben bir daha nerede bulurum kutu. Sen, gene de başkalarına verme bana ver.” dedi. Aradan birkaç gün geçtikten sonra bu kez bir anne geldi kutu istedi.  “Ben, ya hu bir kutuyu paylaşamıyorsunuz. Bakıyorum hiç bir değeri olmayan kutular pek kıymetli olmağa başladı aranızda” dediğimde “ He dediğin gibi hoca pek kıymete bindi. Alduran, senden aldığı kutuları, bir kutu dolusu yün verenlere veriyor. Benim, kutu almak için yünüm yokki vereyim” deyince, çok tuhaf oldum, şaşırdım. O anneye de boş kutu verip gönderdim.

Akşama doğru Alduran’a neden böyle yaptığını sordum. Önce kahkahalar attı. “Bak hoca ben sana bu işin doğrusunu söyliyeyim. Kadınlardan, kutu karşılığında topladığım  yünleri biriktiriyorum. Anlaştığım iki üç kadın var. Onlarla birlikte topladığım bu yünleri yıkayacağız, tarayacağız, eğirip ip yapacağız ve boyuyacağız. Zaten bana verdikleri yün de çepel. Benim kendi yünüm de yeterli değil. Biriktirdiğim bu yünler, bu işlemlerden geçtikten sonra bir avuç kalır. Bu iplerle de sana hatıra olarak torba dokuyup, çorap örüp vereceğiz. Sen de bunları alıp memleketine götürdüğünde ömrün oldukça bizi anarsın” dedi. Alduran’ın bu düşüncesi beni pek duygulandırdı. Dediği de gerçekleşti. Bu torbaların ve çorapların oluşmasında katkıda bulunanlardan Allah razı olsun. Şimdiye kadar bu anıyı yaşadım, ömrümün bundan sonrasında da yaşatacağım.

Meğer, Alduran’ın sırrı kurnazlığında gizliymiş.

Hasip TURAN



Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...